15 Mayıs 2016 Pazar

Çocuklarım


Fındıkzade’de mütevazi bir evin salonunda, geçmişimdeyim. Çevrede silik insan silüetleri. Ortalarında bir çocuk var. Yere oturmuş, küçük arabaları ile oynuyor. Dalmış, gitmiş… Halının kenar çizgilerinden yaptığı yollarda arabalarını sürüyor. Zayıf, esmer bir çocuk. Bağırıp çağırmıyor, çevresindekilere yaptıklarını göstermiyor, kendi halinde, bir şey istemeden sakince oynuyor.


Ben görünmezim. Etraftaki insanların arasında ayakta duruyorum. Kimse beni görmüyor. Yine de fazla kıpırdamadan çocuğu seyrediyorum. Çocuğa bakarken, suçluluk hissediyorum. Onunla daha fazla ilgilenmeliydim. Yanında olmalıydım. Onu daha iyi tanımalı ve sevmeli, sevgimi de göstermeliydim. İçimden sıcak bir sevgi ve şefkat dalgası yayılıp çocuğu adeta sarıyor. Arabayı süren eli duruyor. Yavaşça kafasını kaldırıp, gözlerimin içine derin gözlerini dikiyor. Ürperiyorum. Beni görüyor! Arabasını usulca elinden bırakıyor. Gözleri, derin bakışları, kalbimi sıkıştırıyor. Benden nefret mi ediyor, benden bir şey mi bekliyor anlamıyorum. Bildiğim tek bir şey var, o da bu çocuğa onu ne kadar sevdiğimi söylemem gerektiği. Ağzımı açıyorum, kelimeler boğazıma diziliyor. Sesim çıkmıyor. Koca bir yumru nefes almamı zorlaştırıyor. “Seni seviyorum” demek istiyorum, diyemiyorum…


İşte geldi… Beyaz duvarların arasına sıkıştırılmış nemrut pencere camından, içerideki yeni doğmuş kızıma bakıyorum. Bu anı aylar boyunca hayal etmiştim. Hayallerimde delicesine bir mutluluk ve neşe içinde yerimde duramıyordum. Adeta Tanrı’nın kulağıma “İşte şimdi beni daha iyi anlıyorsun” diyeceğini kuruyordum. Camın önünde kapkara saçlı, pembe tenli kızıma bakarken şaşkınım. Bir şey eksik, o hayal ettiğim çoşku yok içimde. Coşku, yerinde duramama, yok. Kendime şaşırıyorum. Nasıl olabilir, korku mu var? Omuzlarıma bir yük mü çöktü birden? Sorumluluk mu? Hayır, bunların hiçbiri yok kalbimde ve aklımda. Hayretle kendimi daha dikkatli dinlemeye çalışıyorum. Başka bir şey var. Sanki pek çok yorucu duygunun yokluğu ve bunun getirdiği huzur. Hayatım boyunca hiç hissetmediğim bir huzur. Sanki hücrelerimi oluşturan tüm atomlar devinmeyi bırakmış, mutlak bir durma, bir doygunluk noktasındalar. Herşey durmuş, herşey en sakin haline bürünmüş, herşey özüne dönmüş gibi. Hayatımın en anlamlı anı. Kızıma borçluyum…



MT 2014

6 Mayıs 2016 Cuma

EV

Adam kapı çalmaya çok alışıktı. Her ne kadar senelerce kapı çalıp açılmamasından dolayı bıkkın ve bezgin olsa da, bu bir alışkanlık haline gelmiş, kendi çalmak istemese, o lanet sağ eli gidip gene bir kapıyı tıklatmaya başlamıştı.

Bir yandan açılacağına yönelik zayıf umudu zaman zaman çoşkun taşkın hayallere sürüklemekte yorgun aklını bir yandan geçmişten gelen sesler onun bir kapı önü mahkumu olduğunu haykırmakta.


Kadın sıcak evinin içinde çalan kapının tıkırtısını dinliyor. Hem çalsın istiyor hem çalmasın. Birisinin gönül evinin kapısında olmasından çok mutlu ama içeriye almak istemiyor. Hem evin içinde olsun hem de eve girmesin diye kendince yollar arıyor! Daha önce de kapıda dolananlar oldu, bazılarını evin girişine aldı. Ama hiçbiri evde gezmedi. Hele son gelen. Ne de çok antrede bekledi. Ne dışarı çıkabildi, ne içeri girebildi. Bir de üstüne inatçı mı inatçı. İnatla eve girme ümidini besledi kendi kendine. Bu durum kadının hoşuna gitmiş, hem var hem yok bu adamın varlığı kadını oyalamıştı. Ama O’na da dayanamadı kadın sonunda. Zayıf sesle ama sürekli “Beni eve al” diyen mızıltılı sesi veya zaman zaman öfkelenip kafasını antrenin duvarlarına vurması, ayakkabıları sağa sola atması ama kapıdan çıkıp gitmemesi de sinir bozucu olmaya başlamıştı. Sonunda kapıyı gösterdi kendisine. Zaman zaman düşünür, acaba adam antrenin kapısına bir omuz atsa, içeri dalsa, O’nu kucaklar ve erkeği olarak bağrına basar mıydı, yoksa polisi arayıp haneye tecavüzden şikayetçi mi olurdu? İlginçtir, bu sorunun cevabını bilmiyordu…


Adam, durdu ve kapıyı çalan eline baktı. Geçmiş yılların yaraları hala elinin üzerindeydi. Kapıyı çalmaya devam ettikçe ufak ufak açılmaya ve kanamaya başlamıştı. “Tamam” dedi, “Bu iş artık böyle yürümeyecek”. Kadının evde olduğunu biliyordu. Yüzünü kapıya yaklaştırdı ve içeriye seslendi, “Merhabaaa! Ben bir süredir kapının önündeyim. İçeri girmeyi çok isterim, tabi eğer izin vereceksen. Ama şunu söylemeliyim ki, sonsuza kadar ya da beni süpürgeyle kovalayana kadar burada kalmayacağım. Onun için eğer kapıyı açmak istiyorsan şimdi aç yoksa üzülerek de olsa yoluma devam edeceğim”.


Kadın içinden “Bugüne kadar kimse giremedi bu eve, sen mi gireceksin, ooooo, yok öyle evin içine girip at koşturmak, öyle olursa bana ne kalır?”


Adam bir dakika süre tanıdı kadına. Ben sevilmeye değer biriyim ve beni evine almak istemeyen birinin kapısında köle olarak yaşamayacağım bundan sonra. Kendime bu haksızlığı yapmayacağım. Gönül evine almayan biri, ancak bana acı çektirir oysa ben gönül evinin sıcaklığını içimde hissetmek istiyorum.


Kadın kapısının önünde ve antresindeki tüm gelen gidenleri, kaçanları, mefta olanları düşündü. Bu seriye bir kişi daha eklemek konusunda isteksizdi aslında ama içindeki o ses kendisini adeta yönetiyor ve “Sakın!! Bırak sürünsün. Sürünmek istiyorsa sen zorla buna engel olamazsın ki. Özgür iradesi. Gitmeye yeltenirse de bas kalayı sümsüğe.. Sen göndermiş olursun. Hadi kızım hadi, bitir şunun işini” diyordu. Bu ses çok kuvvetli olmasına rağmen artık kulaklarını tırmalamaya başlamıştı. Bıkmıştı bu sesten ve kendisine yaptırdıklarından. Bir an olsun kurtulmak istedi bu sesten. Azıcık sussaydı, şöyle bir düşüncelerini toplayıp az önce kendisine seslenen adam hakkında düşünebilecekti. Kendisini çıkmaz bir yolda hissetti. Sıkıldı, ses haykırıyor, adamın sözleri kulaklarında uğulduyordu ve…


Kapı aralandı. Adam merak ve mutluluk dolu gözlerle kapıya baktı. Sonra kapı ardına kadar açıldı. Tedirgin ama gülümseyen gözler adama “Merhaba” dedi. 


İçeri girdiler. Salonda oturdular ve hoş beş ettiler. Kadın da Adam da keyif aldı bu sohbetten. Kadın, gidişattan memnun, anlatmaya başladı.


“Burası benim gönül evim. Sana biraz tanıtayım burayı. Burası benim çoğunlukla zamanımı geçirdiğim yer. Burada kendime özgü bir düzen kurdum. Bu düzen bana kendimi iyi hissettiriyor. Bu düzenin alt üst olmasını hiç istemem. Hele hele birinin gelip bunu değiştirmesine asla tahammülüm yoktur bilesin”. Eskiden olsa Adam bu söze,”Bu kadar katı kuralları olan bir odada rahat edemem, kendimi ifade edemem, ben bu şekilde rahat etmek zorunda mıyım?” der, ne kalkar gider, ne de oturup rahat ederdi. Oysa bu sefer etrafa farklı bir gözle baktı. Dikkatini çeken şeyler vardı. Bu odayı daha konforlu yapacak fikirleri. “Şöyle yapsan senin için daha rahat olur mu acaba?” diye anlatmaya başladı.


Fikirler Kadının da hoşuna gitmişti aslında. Hemen bir yorumda bulunmadı ama evi daha çok anlatabileceği güvenini hisetti. Yan odaya geçtiler…


“Bu odada narin yönlerim var. Bunlar çok kırılgandır. Onun için bu odada dolaşılmasını sevmem. Burada benim dışımda birileri dolaşırsa kesin bunlardan bazılarını kırarlar. Böyle bir şeye asla izin vermem, bilesin”.


Adam narin yönler müzesine dönmüş bu odada birbirinden zarif ve narin ama üstleri bir karış toz olmuş bir sürü değer gördü. Bu odanın haline üzüldü. Kadının yüzüne bakıp hiç çekinmeden bir tanesini eline aldı. Kadın feryadı bastı “Aman kıracaksın!”. Adam cebinden mendilini çıkartıp büyük bir özenle narin yönün tozunu aldı. Toz katmanının altından çıkan görüntü sanki bir anda odayı aydınlattı. İkisi de bu kadarını beklemiyordu. Kadın “Bunun gerçek güzelliğini unutmuşum, ne de güzel parlıyor..” dedi. Adam büyük bir özenle narin yönü raftaki yerine koydu. O narin yön parlamaya başlayında diğerleri daha da tozlu göründü gözüne. Kadına dönerek,”Eğer bu odaya arada girmeme izin verirsen diğer narin yönlerini de parlatırım, ne dersin? Merak etme asla içerde futbol topu ile oynamayacağım” dedi. Kadın narin yönünden gelen parıltıyı o kadar sevdi ki, korkuları olmasına rağmen “Peki” diyebildi.


Yan odaya geçtiler, Kadın “Burası verebileceklerim odası” diye tanıttı. “Buradaki herşeyi gönlünce alabilirsin, parlaklar, neşeliler, huzurlular ve mutlular. Bunların hepsini kullan. Adam, parlak, neşeli, huzurlu ve mutlu şeylere baktı. Miktarları azdı. Aslında bu oda evin en zayıf odasıydı. Kadına endişe ile bakarak, “Ama bunları ben alırsam sana bir şey kalmayacak” dedi. Kadının gözlerinden hüzünlü bir bakış geçti “Bunlar alındıkça artan şeylerdir. Bunları kimseye açmadığım için çoğalamadılar” deyip önüne bakmaya başladı. Adam eskiden olsa, böyle hassas bir konuda çok dikkatli ve düşünceli olması gerektiğini düşünür ve asla kesin bir işaret gelmeden o şeylere dokunmazdı. Oysa şimdi ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Arsız bir çocuk gibi avuçlarını doldura doldura parlak, neşeli, huzurlu ve mutlu şeyleri ceplerine tıkıştırmaya başladı. O aldıkça bu “şeyler” çoğalmaya başladı, tüm ceplerini doldurunca, odaya girdiği ana göre iki kat fazla “şey” vardı artık.


Kadın ilk anda elinin farkında olmadan “sakın dokunma” demek ister gibi yukarı kalkmak istediğini hissetmiş ama kendini tutmuştu. Bunu başardığı için şimdi çok mutluydu. 


Evin tüm odalarını gezdiler, yorulmuşlardı. Salona geçtiler. Adam Kadının elini şefkatle tuttu. Gözlerinin içine baktı. Bir dahaki görüşmeyi Adamın gönül evinde yapmak üzere sözleştiler…


MT 2013