12 Haziran 2016 Pazar

İki Saniye...


İçimde birşeyler kıpırdanıyor. İlk kıpırdanmanın farkında değilim. Kıpırtı birşeyleri değiştirecek miktara ulaşınca fark etmeye başlıyorum. Az önceki sakin, uyumlu, birbirini rahatsız etmeden, en düşük güçle çalışan organlarım içinde “birileri” uyanmaya başlıyor. İlk hareket kimden geliyor bilmiyorum, beynimde mi yoksa üşümüş bir yerimden mi, kulaklarım sabahın seslerini duymaya mı karar veriyor? Yoksa kalbim mi o huzur aleminden çıkmaya hazır da, hızlanmaya mı başlıyor?



Gözlerim kapalı, yavaş yavaş vücudumu fark etmeye başlıyorum; başım, kollarım, bacaklarım, gövdem… Vucudum burada peki, burası neresi? Dinginliği ve şefkati ile beni sarmalayan uykunun kolları yavaş yavaş çekiliyor. Neredeyim?



Yatağımdayım, evimde… Yumuşak yastığıma başım gömülü, bacaklarım nevresime dolanmış, ısıttığım yatağın sıcaklığını hissediyorum. Hayata ait belli başlı birşeyler geri yükleniyor beynime. Bugün günlerden…



Günün farkında olduğum ilk soluğu. İlk kez nefes almak gibi, ilk nefesle hayat insanın içine işliyor gibi. Her uyku ölmektir derler, her uyanış da doğum. Doğumun güzelliği, ışığı, enerjisi ve umudu ilk nefesin içinde, içimde.



Ama birden bir acı saplanıyor içime. Nefesim daralıyor. Tanrım, yüreğimi buran bu sıkıntı da ne? Uyanış hızlanıyor. Bir şey vardı, neydi hatırlayamıyorum ama dünün mirası olan karanlık içime çökmeye başladı. Her hücrem biliyor demek ki, yavaş yavaş beynime ilerliyor. Ve hatırlıyorum… Her detayını, dünden kalanları, yarına kalacakları…



Gözlerimi açmak istemiyorum. Hiç hem de. Uykunun güvenli sularında kalmak ve unutmak istiyorum. Bir umut gözlerimi sıkıca yumuyorum. Yok, olmuyor. Bir kere yüklenince hayatın yükü geri, dönüş yok. Ta ki gece olup da bu yükü taşıyacak takatim kalmayana kadar.



İşte günün mutlu, yegane iki saniyesi de yaşanıp bitti bugün de…


10 Haziran 2016 Cuma

Sahip Olmak İstediğin Şeyi Ver!


Sahip olduğumuz şeyleri paylaşmakla ilgili çok şey duymuş, yeri geldiğinde de çok şey söylemişizdir yeni yetişenlere. Her ne kadar vermek konusunda tedbirli hatta bazen cimri davransak da, vermenin ve paylaşmanın bizleri zengin kıldığını hep anlattık durduk. Okuduğum bir kitapta şu cümleyi okuduğumda çok şaşırdım:

“Sahip Olmak İstediğin Şeyi Ver”.

Eğer cümle “Sahip olduğun şeyi ver”erH olsaydı anlaması ve eleştirmesi ne kadar kolay olurdu. Her yönde yorumlanıp pek çok şey üretilebilecek bir söz;

-          Sahip olduğun şeyi ver ki bağlanma,

-          Sahip olduklarını paylaş,

-          Sahip olmadığın şeyleri var gibi gösterip insanların duyguları ile oynama,

-          Sahip olmak önemlidir, sahip olmak nedir?

gibi gibi….

Oysa sözün orjinalinde bir gizem var. İstediğin şey her neyse ona sahip değilsin. Ama istiyorsun. Çıkmaz bir nokta, yok ki vereyim?

Bu zor başlangıcı kısa bir süre göz ardı edersek, geriye vermek kalır. Asıl vurgu da buradadır, “VER!”. Vermenin ne olduğuna bakmak işi biraz kolaylaştırabilir.

Karşıtı olan almayı çok iyi biliriz. Almak içinde, güç gösterisi, kendini ispat, özgüven, başarı hissi, üstünlük gibi yönler vardır.

Vermek, biraz daha gönül işi, tabi samimi olarak yapıldığında. Daha paylaşımcı, ruhi tatmini yüksek. Belki de vermekle ilgili en güzel deneyimi çocuklarımızda yaşarız. Sevmek, koşulsuz ve sürekli sevmek, sevgimizi vermek onlarla ne kadar da kolay ve gerçek.

Bilinen yönüyle incelenirse vermek için sahip olmak var. Elimizde olanı paylaşmak ve bundan keyif almak. Sahip olmadığımız şeyi veremeyiz.

“Sahip olmak istediğin şeyi ver!”

“Sahip olduğun şeyi verebilirsin”

“Birşeyi verebiliyorsan demek ki ona sahipsin”

Hadi bir kez alıştığımız düşünce şeklini bir kenara atalım. “Olamayan şeyi veremeyeceğime göre bu laf saçmalık” demeyelim. O şeyi verdiğimiz anı hayal edelim. Vediğimiz an aslında sahipliği hissettiğimiz andır. Bundan bir an önce ise aklımızda yokluk düşüncesi vardı. O zaman bu iki an arasındaki boşluğu doldurmak gerekli. O arada bir şey olmalı ve bu iki zıt durum birbirine bağlanmalı.

O iki an arasında ne olursa birbirine bağlanabilir? Bunun tek bir cevabı var, YARATIM! O arada gerçekleşen ancak bir yaratım olursa iki an birbirine bağlanabilir. O şeyi yaratma noktası. İpin iki kopuk ucu arasında tam olarak nerede olur bu yaratım? Yeni bir bakışı yaratmak. Birdenbire sahip oluvermek mi? Verme isteğini bir hayal gibi kullanmak ve o şeye sahipmiş gibi yapmak mı? Her ikisi de kulağa çok kolay geliyor. Burada fark edilmesi gereken başka bir şey olmalı.

Belki de tek çıkar yol şunu fark etmektir “Herşeyden yeterince var” ve “Herşey herkes için yeterince var”. O zaman o arada yapılması gereken bunu kullanmak olabilir ve Kuantum fiziğinin temel prensiplerinden biri olan belirsizlik ilkesini görmek ve tüm olasılıkların aynı anda olduğunu ve bir gözlemci ortaya çıkana kadar böyle kalacağını. Dolayısıyla evet, gerçekten de herşeyden yeterince var! Bilimsel bir gerçek. Tüm varlar ve yoklar aynı anda. O zaman neden gözlemci olarak seçimimizi vardan yana kullanmayalım ki?

İşte bu seçim anı büyülü bir an. O andan sonra vermekle ilgili bildiğimiz süreç zaten başlar. İşte oldu! Sahip olmadığımız birşeyi verdik ve bu bizi ona sahip kıldı…

 MT 2016


15 Mayıs 2016 Pazar

Çocuklarım


Fındıkzade’de mütevazi bir evin salonunda, geçmişimdeyim. Çevrede silik insan silüetleri. Ortalarında bir çocuk var. Yere oturmuş, küçük arabaları ile oynuyor. Dalmış, gitmiş… Halının kenar çizgilerinden yaptığı yollarda arabalarını sürüyor. Zayıf, esmer bir çocuk. Bağırıp çağırmıyor, çevresindekilere yaptıklarını göstermiyor, kendi halinde, bir şey istemeden sakince oynuyor.


Ben görünmezim. Etraftaki insanların arasında ayakta duruyorum. Kimse beni görmüyor. Yine de fazla kıpırdamadan çocuğu seyrediyorum. Çocuğa bakarken, suçluluk hissediyorum. Onunla daha fazla ilgilenmeliydim. Yanında olmalıydım. Onu daha iyi tanımalı ve sevmeli, sevgimi de göstermeliydim. İçimden sıcak bir sevgi ve şefkat dalgası yayılıp çocuğu adeta sarıyor. Arabayı süren eli duruyor. Yavaşça kafasını kaldırıp, gözlerimin içine derin gözlerini dikiyor. Ürperiyorum. Beni görüyor! Arabasını usulca elinden bırakıyor. Gözleri, derin bakışları, kalbimi sıkıştırıyor. Benden nefret mi ediyor, benden bir şey mi bekliyor anlamıyorum. Bildiğim tek bir şey var, o da bu çocuğa onu ne kadar sevdiğimi söylemem gerektiği. Ağzımı açıyorum, kelimeler boğazıma diziliyor. Sesim çıkmıyor. Koca bir yumru nefes almamı zorlaştırıyor. “Seni seviyorum” demek istiyorum, diyemiyorum…


İşte geldi… Beyaz duvarların arasına sıkıştırılmış nemrut pencere camından, içerideki yeni doğmuş kızıma bakıyorum. Bu anı aylar boyunca hayal etmiştim. Hayallerimde delicesine bir mutluluk ve neşe içinde yerimde duramıyordum. Adeta Tanrı’nın kulağıma “İşte şimdi beni daha iyi anlıyorsun” diyeceğini kuruyordum. Camın önünde kapkara saçlı, pembe tenli kızıma bakarken şaşkınım. Bir şey eksik, o hayal ettiğim çoşku yok içimde. Coşku, yerinde duramama, yok. Kendime şaşırıyorum. Nasıl olabilir, korku mu var? Omuzlarıma bir yük mü çöktü birden? Sorumluluk mu? Hayır, bunların hiçbiri yok kalbimde ve aklımda. Hayretle kendimi daha dikkatli dinlemeye çalışıyorum. Başka bir şey var. Sanki pek çok yorucu duygunun yokluğu ve bunun getirdiği huzur. Hayatım boyunca hiç hissetmediğim bir huzur. Sanki hücrelerimi oluşturan tüm atomlar devinmeyi bırakmış, mutlak bir durma, bir doygunluk noktasındalar. Herşey durmuş, herşey en sakin haline bürünmüş, herşey özüne dönmüş gibi. Hayatımın en anlamlı anı. Kızıma borçluyum…



MT 2014

6 Mayıs 2016 Cuma

EV

Adam kapı çalmaya çok alışıktı. Her ne kadar senelerce kapı çalıp açılmamasından dolayı bıkkın ve bezgin olsa da, bu bir alışkanlık haline gelmiş, kendi çalmak istemese, o lanet sağ eli gidip gene bir kapıyı tıklatmaya başlamıştı.

Bir yandan açılacağına yönelik zayıf umudu zaman zaman çoşkun taşkın hayallere sürüklemekte yorgun aklını bir yandan geçmişten gelen sesler onun bir kapı önü mahkumu olduğunu haykırmakta.


Kadın sıcak evinin içinde çalan kapının tıkırtısını dinliyor. Hem çalsın istiyor hem çalmasın. Birisinin gönül evinin kapısında olmasından çok mutlu ama içeriye almak istemiyor. Hem evin içinde olsun hem de eve girmesin diye kendince yollar arıyor! Daha önce de kapıda dolananlar oldu, bazılarını evin girişine aldı. Ama hiçbiri evde gezmedi. Hele son gelen. Ne de çok antrede bekledi. Ne dışarı çıkabildi, ne içeri girebildi. Bir de üstüne inatçı mı inatçı. İnatla eve girme ümidini besledi kendi kendine. Bu durum kadının hoşuna gitmiş, hem var hem yok bu adamın varlığı kadını oyalamıştı. Ama O’na da dayanamadı kadın sonunda. Zayıf sesle ama sürekli “Beni eve al” diyen mızıltılı sesi veya zaman zaman öfkelenip kafasını antrenin duvarlarına vurması, ayakkabıları sağa sola atması ama kapıdan çıkıp gitmemesi de sinir bozucu olmaya başlamıştı. Sonunda kapıyı gösterdi kendisine. Zaman zaman düşünür, acaba adam antrenin kapısına bir omuz atsa, içeri dalsa, O’nu kucaklar ve erkeği olarak bağrına basar mıydı, yoksa polisi arayıp haneye tecavüzden şikayetçi mi olurdu? İlginçtir, bu sorunun cevabını bilmiyordu…


Adam, durdu ve kapıyı çalan eline baktı. Geçmiş yılların yaraları hala elinin üzerindeydi. Kapıyı çalmaya devam ettikçe ufak ufak açılmaya ve kanamaya başlamıştı. “Tamam” dedi, “Bu iş artık böyle yürümeyecek”. Kadının evde olduğunu biliyordu. Yüzünü kapıya yaklaştırdı ve içeriye seslendi, “Merhabaaa! Ben bir süredir kapının önündeyim. İçeri girmeyi çok isterim, tabi eğer izin vereceksen. Ama şunu söylemeliyim ki, sonsuza kadar ya da beni süpürgeyle kovalayana kadar burada kalmayacağım. Onun için eğer kapıyı açmak istiyorsan şimdi aç yoksa üzülerek de olsa yoluma devam edeceğim”.


Kadın içinden “Bugüne kadar kimse giremedi bu eve, sen mi gireceksin, ooooo, yok öyle evin içine girip at koşturmak, öyle olursa bana ne kalır?”


Adam bir dakika süre tanıdı kadına. Ben sevilmeye değer biriyim ve beni evine almak istemeyen birinin kapısında köle olarak yaşamayacağım bundan sonra. Kendime bu haksızlığı yapmayacağım. Gönül evine almayan biri, ancak bana acı çektirir oysa ben gönül evinin sıcaklığını içimde hissetmek istiyorum.


Kadın kapısının önünde ve antresindeki tüm gelen gidenleri, kaçanları, mefta olanları düşündü. Bu seriye bir kişi daha eklemek konusunda isteksizdi aslında ama içindeki o ses kendisini adeta yönetiyor ve “Sakın!! Bırak sürünsün. Sürünmek istiyorsa sen zorla buna engel olamazsın ki. Özgür iradesi. Gitmeye yeltenirse de bas kalayı sümsüğe.. Sen göndermiş olursun. Hadi kızım hadi, bitir şunun işini” diyordu. Bu ses çok kuvvetli olmasına rağmen artık kulaklarını tırmalamaya başlamıştı. Bıkmıştı bu sesten ve kendisine yaptırdıklarından. Bir an olsun kurtulmak istedi bu sesten. Azıcık sussaydı, şöyle bir düşüncelerini toplayıp az önce kendisine seslenen adam hakkında düşünebilecekti. Kendisini çıkmaz bir yolda hissetti. Sıkıldı, ses haykırıyor, adamın sözleri kulaklarında uğulduyordu ve…


Kapı aralandı. Adam merak ve mutluluk dolu gözlerle kapıya baktı. Sonra kapı ardına kadar açıldı. Tedirgin ama gülümseyen gözler adama “Merhaba” dedi. 


İçeri girdiler. Salonda oturdular ve hoş beş ettiler. Kadın da Adam da keyif aldı bu sohbetten. Kadın, gidişattan memnun, anlatmaya başladı.


“Burası benim gönül evim. Sana biraz tanıtayım burayı. Burası benim çoğunlukla zamanımı geçirdiğim yer. Burada kendime özgü bir düzen kurdum. Bu düzen bana kendimi iyi hissettiriyor. Bu düzenin alt üst olmasını hiç istemem. Hele hele birinin gelip bunu değiştirmesine asla tahammülüm yoktur bilesin”. Eskiden olsa Adam bu söze,”Bu kadar katı kuralları olan bir odada rahat edemem, kendimi ifade edemem, ben bu şekilde rahat etmek zorunda mıyım?” der, ne kalkar gider, ne de oturup rahat ederdi. Oysa bu sefer etrafa farklı bir gözle baktı. Dikkatini çeken şeyler vardı. Bu odayı daha konforlu yapacak fikirleri. “Şöyle yapsan senin için daha rahat olur mu acaba?” diye anlatmaya başladı.


Fikirler Kadının da hoşuna gitmişti aslında. Hemen bir yorumda bulunmadı ama evi daha çok anlatabileceği güvenini hisetti. Yan odaya geçtiler…


“Bu odada narin yönlerim var. Bunlar çok kırılgandır. Onun için bu odada dolaşılmasını sevmem. Burada benim dışımda birileri dolaşırsa kesin bunlardan bazılarını kırarlar. Böyle bir şeye asla izin vermem, bilesin”.


Adam narin yönler müzesine dönmüş bu odada birbirinden zarif ve narin ama üstleri bir karış toz olmuş bir sürü değer gördü. Bu odanın haline üzüldü. Kadının yüzüne bakıp hiç çekinmeden bir tanesini eline aldı. Kadın feryadı bastı “Aman kıracaksın!”. Adam cebinden mendilini çıkartıp büyük bir özenle narin yönün tozunu aldı. Toz katmanının altından çıkan görüntü sanki bir anda odayı aydınlattı. İkisi de bu kadarını beklemiyordu. Kadın “Bunun gerçek güzelliğini unutmuşum, ne de güzel parlıyor..” dedi. Adam büyük bir özenle narin yönü raftaki yerine koydu. O narin yön parlamaya başlayında diğerleri daha da tozlu göründü gözüne. Kadına dönerek,”Eğer bu odaya arada girmeme izin verirsen diğer narin yönlerini de parlatırım, ne dersin? Merak etme asla içerde futbol topu ile oynamayacağım” dedi. Kadın narin yönünden gelen parıltıyı o kadar sevdi ki, korkuları olmasına rağmen “Peki” diyebildi.


Yan odaya geçtiler, Kadın “Burası verebileceklerim odası” diye tanıttı. “Buradaki herşeyi gönlünce alabilirsin, parlaklar, neşeliler, huzurlular ve mutlular. Bunların hepsini kullan. Adam, parlak, neşeli, huzurlu ve mutlu şeylere baktı. Miktarları azdı. Aslında bu oda evin en zayıf odasıydı. Kadına endişe ile bakarak, “Ama bunları ben alırsam sana bir şey kalmayacak” dedi. Kadının gözlerinden hüzünlü bir bakış geçti “Bunlar alındıkça artan şeylerdir. Bunları kimseye açmadığım için çoğalamadılar” deyip önüne bakmaya başladı. Adam eskiden olsa, böyle hassas bir konuda çok dikkatli ve düşünceli olması gerektiğini düşünür ve asla kesin bir işaret gelmeden o şeylere dokunmazdı. Oysa şimdi ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Arsız bir çocuk gibi avuçlarını doldura doldura parlak, neşeli, huzurlu ve mutlu şeyleri ceplerine tıkıştırmaya başladı. O aldıkça bu “şeyler” çoğalmaya başladı, tüm ceplerini doldurunca, odaya girdiği ana göre iki kat fazla “şey” vardı artık.


Kadın ilk anda elinin farkında olmadan “sakın dokunma” demek ister gibi yukarı kalkmak istediğini hissetmiş ama kendini tutmuştu. Bunu başardığı için şimdi çok mutluydu. 


Evin tüm odalarını gezdiler, yorulmuşlardı. Salona geçtiler. Adam Kadının elini şefkatle tuttu. Gözlerinin içine baktı. Bir dahaki görüşmeyi Adamın gönül evinde yapmak üzere sözleştiler…


MT 2013