İçimde birşeyler kıpırdanıyor. İlk kıpırdanmanın farkında değilim.
Kıpırtı birşeyleri değiştirecek miktara ulaşınca fark etmeye başlıyorum. Az
önceki sakin, uyumlu, birbirini rahatsız etmeden, en düşük güçle çalışan organlarım
içinde “birileri” uyanmaya başlıyor. İlk hareket kimden geliyor bilmiyorum,
beynimde mi yoksa üşümüş bir yerimden mi, kulaklarım sabahın seslerini duymaya mı
karar veriyor? Yoksa kalbim mi o huzur aleminden çıkmaya hazır da, hızlanmaya
mı başlıyor?
Gözlerim kapalı, yavaş yavaş vücudumu fark etmeye
başlıyorum; başım, kollarım, bacaklarım, gövdem… Vucudum burada peki, burası
neresi? Dinginliği ve şefkati ile beni sarmalayan uykunun kolları yavaş yavaş
çekiliyor. Neredeyim?
Yatağımdayım, evimde… Yumuşak yastığıma başım gömülü,
bacaklarım nevresime dolanmış, ısıttığım yatağın sıcaklığını hissediyorum.
Hayata ait belli başlı birşeyler geri yükleniyor beynime. Bugün günlerden…
Günün farkında olduğum ilk soluğu. İlk kez nefes almak gibi,
ilk nefesle hayat insanın içine işliyor gibi. Her uyku ölmektir derler, her uyanış
da doğum. Doğumun güzelliği, ışığı, enerjisi ve umudu ilk nefesin içinde, içimde.
Ama birden bir acı saplanıyor içime. Nefesim daralıyor.
Tanrım, yüreğimi buran bu sıkıntı da ne? Uyanış hızlanıyor. Bir şey vardı, neydi
hatırlayamıyorum ama dünün mirası olan karanlık içime çökmeye başladı. Her hücrem
biliyor demek ki, yavaş yavaş beynime ilerliyor. Ve hatırlıyorum… Her detayını,
dünden kalanları, yarına kalacakları…
Gözlerimi açmak istemiyorum. Hiç hem de. Uykunun güvenli
sularında kalmak ve unutmak istiyorum. Bir umut gözlerimi sıkıca yumuyorum.
Yok, olmuyor. Bir kere yüklenince hayatın yükü geri, dönüş yok. Ta ki gece olup
da bu yükü taşıyacak takatim kalmayana kadar.
İşte günün mutlu, yegane iki saniyesi de yaşanıp bitti bugün
de…
