10 Haziran 2016 Cuma

Sahip Olmak İstediğin Şeyi Ver!


Sahip olduğumuz şeyleri paylaşmakla ilgili çok şey duymuş, yeri geldiğinde de çok şey söylemişizdir yeni yetişenlere. Her ne kadar vermek konusunda tedbirli hatta bazen cimri davransak da, vermenin ve paylaşmanın bizleri zengin kıldığını hep anlattık durduk. Okuduğum bir kitapta şu cümleyi okuduğumda çok şaşırdım:

“Sahip Olmak İstediğin Şeyi Ver”.

Eğer cümle “Sahip olduğun şeyi ver”erH olsaydı anlaması ve eleştirmesi ne kadar kolay olurdu. Her yönde yorumlanıp pek çok şey üretilebilecek bir söz;

-          Sahip olduğun şeyi ver ki bağlanma,

-          Sahip olduklarını paylaş,

-          Sahip olmadığın şeyleri var gibi gösterip insanların duyguları ile oynama,

-          Sahip olmak önemlidir, sahip olmak nedir?

gibi gibi….

Oysa sözün orjinalinde bir gizem var. İstediğin şey her neyse ona sahip değilsin. Ama istiyorsun. Çıkmaz bir nokta, yok ki vereyim?

Bu zor başlangıcı kısa bir süre göz ardı edersek, geriye vermek kalır. Asıl vurgu da buradadır, “VER!”. Vermenin ne olduğuna bakmak işi biraz kolaylaştırabilir.

Karşıtı olan almayı çok iyi biliriz. Almak içinde, güç gösterisi, kendini ispat, özgüven, başarı hissi, üstünlük gibi yönler vardır.

Vermek, biraz daha gönül işi, tabi samimi olarak yapıldığında. Daha paylaşımcı, ruhi tatmini yüksek. Belki de vermekle ilgili en güzel deneyimi çocuklarımızda yaşarız. Sevmek, koşulsuz ve sürekli sevmek, sevgimizi vermek onlarla ne kadar da kolay ve gerçek.

Bilinen yönüyle incelenirse vermek için sahip olmak var. Elimizde olanı paylaşmak ve bundan keyif almak. Sahip olmadığımız şeyi veremeyiz.

“Sahip olmak istediğin şeyi ver!”

“Sahip olduğun şeyi verebilirsin”

“Birşeyi verebiliyorsan demek ki ona sahipsin”

Hadi bir kez alıştığımız düşünce şeklini bir kenara atalım. “Olamayan şeyi veremeyeceğime göre bu laf saçmalık” demeyelim. O şeyi verdiğimiz anı hayal edelim. Vediğimiz an aslında sahipliği hissettiğimiz andır. Bundan bir an önce ise aklımızda yokluk düşüncesi vardı. O zaman bu iki an arasındaki boşluğu doldurmak gerekli. O arada bir şey olmalı ve bu iki zıt durum birbirine bağlanmalı.

O iki an arasında ne olursa birbirine bağlanabilir? Bunun tek bir cevabı var, YARATIM! O arada gerçekleşen ancak bir yaratım olursa iki an birbirine bağlanabilir. O şeyi yaratma noktası. İpin iki kopuk ucu arasında tam olarak nerede olur bu yaratım? Yeni bir bakışı yaratmak. Birdenbire sahip oluvermek mi? Verme isteğini bir hayal gibi kullanmak ve o şeye sahipmiş gibi yapmak mı? Her ikisi de kulağa çok kolay geliyor. Burada fark edilmesi gereken başka bir şey olmalı.

Belki de tek çıkar yol şunu fark etmektir “Herşeyden yeterince var” ve “Herşey herkes için yeterince var”. O zaman o arada yapılması gereken bunu kullanmak olabilir ve Kuantum fiziğinin temel prensiplerinden biri olan belirsizlik ilkesini görmek ve tüm olasılıkların aynı anda olduğunu ve bir gözlemci ortaya çıkana kadar böyle kalacağını. Dolayısıyla evet, gerçekten de herşeyden yeterince var! Bilimsel bir gerçek. Tüm varlar ve yoklar aynı anda. O zaman neden gözlemci olarak seçimimizi vardan yana kullanmayalım ki?

İşte bu seçim anı büyülü bir an. O andan sonra vermekle ilgili bildiğimiz süreç zaten başlar. İşte oldu! Sahip olmadığımız birşeyi verdik ve bu bizi ona sahip kıldı…

 MT 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder